Antalya’nın bir denizi vardı…

Kilometrelerce uzanan sahilleri, masmavi kıyıları vardı. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın görmek için geldiği, bizimse içinde yaşadığımız için belki de kıymetini yeterince anlayamadığımız bir Akdeniz’imiz vardı.

Şimdi o deniz de mikroplastik kirliliğiyle can çekişiyor.

Peki sormak istiyorum:

Bu kirlilik sahillerimize vurana kadar yetkililer neredeydi?

Mikroplastik sorunu bugün ortaya çıkmadı. Haziran ayından itibaren Antalya kıyılarında kirliliğin işaretleri görülmeye başlanmıştı. Şimdi Ağustos ayındayız ve konu ancak sahillerde gözle görülür, artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaştığında ciddi biçimde gündeme geliyor.

İki ay boyunca kimse görmedi mi?

Kimse ölçmedi mi?

Kimse “Bu kirlilik nereden geliyor, nereye doğru ilerliyor, kıyılarımıza ulaşmadan ne yapabiliriz?” diye sormadı mı?

Bir çevre felaketi kapımıza dayandıktan sonra mücadele etmek başarı değildir. Asıl başarı, o felaket kapımıza dayanmadan önlem almaktır.

Üstelik Antalya yalnızca denizi konusunda alarm vermiyor.

Uzmanların önümüzdeki yıllara ilişkin en ciddi uyarılarından biri de su.

Antalya’nın mevcut nüfus artışı, iklim değişikliği, kuraklık ve su kaynakları üzerindeki baskı devam ederse 2040’lara doğru çok ciddi bir temiz ve içilebilir su problemiyle karşı karşıya kalabileceğimiz ifade ediliyor.

Peki bunun için ne yapılıyor?

Antalya’nın 10 yıllık, 20 yıllık su planı nerede?

Artan nüfusa karşı kaynaklarımız nasıl korunacak?

Yeraltı suları ne durumda?

Tarımda, turizmde ve kent yaşamında su tüketiminin sürdürülebilirliği için hangi somut tedbirler alınıyor?

Bunları neden yeterince konuşmuyoruz?

Çünkü Antalya’nın sorunları artık tek tek ele alınabilecek sorunlar olmaktan çıktı.

Deniz kirleniyor.

Su kaynakları baskı altında.

Nüfus hızla artıyor.

Kontrolsüz göç ve yapılaşma kentin taşıma kapasitesini zorluyor.

Trafik her geçen gün daha çekilmez hale geliyor.

Kentsel dönüşüm adı altında şehrin birçok noktası sürekli bir şantiye görüntüsüne bürünüyor.

Yollar bakımsız, asfaltlar bozuk.

Çevre kirliliği giderek artıyor.

Ve biz hâlâ Antalya’yı yalnızca “dünyanın en önemli turizm şehirlerinden biri” diye anlatıyoruz.

Peki bu şehirde yaşayan insanın yaşam kalitesi ne olacak?

Turizm şehri olmak yalnızca milyonlarca turist ağırlamak değildir. Temiz deniziniz olacak. Temiz suyunuz olacak. Trafiğiniz yönetilebilir olacak. Yollarınız düzgün olacak. Kentiniz temiz olacak. Doğanız korunacak. Altyapınız nüfusunuzla birlikte büyüyecek.

En önemlisi de şehrin bir taşıma kapasitesi olacak.

Antalya sonsuza kadar büyüyemez.

Her gelen nüfusu, her yeni binayı, her yeni aracı, her yeni turizm yatırımını aynı altyapıyla taşıyamaz.

Bir kentin kaynakları sınırsız değildir.

Denizi sınırsız değildir.

Suyu sınırsız değildir.

Toprağı sınırsız değildir.

Yolları sınırsız değildir.

Antalya’ya yapılabilecek en büyük kötülük, bu şehri plansız büyümeye mahkûm etmektir.

Bugün mikroplastikleri konuşuyoruz. Yarın suyu konuşacağız. Ertesi gün trafiği, altyapıyı, betonlaşmayı, hava kirliliğini…

Ama hep sorun ortaya çıktıktan sonra konuşacaksak, bir gün konuşacak Antalya bulamayacağız.

Bu nedenle artık bütün yetkililere açıkça sormak gerekiyor:

Antalya için uzun vadeli planınız nedir?

2040 Antalya’sında kaç kişinin yaşayacağını öngörüyorsunuz?

Bu nüfusun suyunu nereden sağlayacaksınız?

Trafiğini nasıl yöneteceksiniz?

Atığını nasıl bertaraf edeceksiniz?

Denizini nasıl koruyacaksınız?

Kıyılarını nasıl temiz tutacaksınız?

Yeşil alanlarını nasıl muhafaza edeceksiniz?

Ve en önemlisi, Antalya’yı yalnızca büyüyen değil, yaşanabilir bir şehir olarak nasıl bırakacaksınız?

Çünkü Antalya’nın artık yeni sloganlara değil, ciddi bir kent politikasına ihtiyacı var.

Bugün sahile vuran mikroplastikler aslında bize yalnızca denizin kirlendiğini söylemiyor.

Bize çok daha büyük bir şeyi söylüyor:

Antalya alarm veriyor.

Bu alarmı bugün duymazsak yarın çok geç olabilir.

Antalya’nın bir denizi vardı.

Bir doğası vardı.

Bir yaşam kalitesi vardı.

Bunları birer birer kaybettikten sonra dönüp “Antalya’ya ne oldu?” diye sormanın hiçbir anlamı olmayacak.

Ben bugün soruyorum:

Antalya’ya ne yapıyoruz?

Ve daha önemlisi;

Bu şehri kurtarmak için daha neyi kaybetmeyi bekliyoruz?