Hepimizin bildiği bir kelimedir “öksüz”.

Genellikle annesini, babasını ya da her ikisini kaybetmiş çocuklar için kullanılır.

Anne ve babasını kaybeden bir çocuğun hayatında büyük bir boşluk oluşur. Boynu bükülür, yol göstereni azalır, hayatın zorluklarıyla çoğu zaman kendi başına mücadele etmek zorunda kalır.

Böyle bir çocuğun hayatında çevrenin etkisi de büyüktür. Eğer iyi insanların, doğru arkadaşların ve sağlıklı bir çevrenin içinde büyürse hayata daha sağlam tutunabilir. Ama kötü arkadaşlıklar ve yanlış çevreler devreye girerse, işte o zaman işler çok daha zor hale gelir.

Fakat bugün başka bir öksüzlük türü daha var.

Hem annesi hem babası hayatta olan çocukların öksüzlüğü...

İlk duyulduğunda kulağa garip geliyor. “Annesi de babası da yanında olan çocuk nasıl öksüz olur?” diye sorabilirsiniz.

Oluyor.

Çünkü bazen bir çocuk anne ve babasını kaybetmez; anne ve babasıyla iletişimini kaybeder.

Aynı evin içinde üç ayrı dünya oluşuyor.

Anne elinde telefonuyla başka bir dünyada, baba elinde telefonuyla başka bir dünyada... Çocuk ise kendi ekranının içinde bambaşka bir dünyada.

Aynı sofrada oturuyorlar ama birbirleriyle konuşmuyorlar.

Aynı salonda bulunuyorlar ama birbirlerini görmüyorlar.

Aynı evde yaşıyorlar ama birbirlerinin hayatına dokunmuyorlar.

Sonra da çocuğumuzun neden içine kapandığını, neden kimseyle iletişim kuramadığını, neden telefonundan ayrılamadığını merak ediyoruz.

Oysa çocuk ne görüyorsa onu öğreniyor.

Anne sürekli telefondaysa, baba sürekli telefondaysa çocuğa “Telefonu bırak, bizimle konuş” demenin ne kadar anlamı olabilir?

Çocuğun bütün sosyalliği sosyal medyaya taşınmış durumda. Arkadaşlıkları ekran üzerinden, eğlencesi ekran üzerinden, dünyayı algılaması ekran üzerinden...

Telefonu elinden aldığınızda ise sudan çıkmış balığa dönüyor.

Çünkü gerçek hayatı yeterince tanımıyor.

Hayatın içinde düşmeyi öğrenmedi.

Kaybetmeyi öğrenmedi.

Beklemeyi öğrenmedi.

Yokluğu görmedi.

Mücadele etmeyi öğrenmedi.

Çünkü biz anne babalar olarak çocuklarımız üzülmesin diye onların önündeki bütün engelleri kaldırmaya çalışıyoruz.

“Biz çektik, onlar çekmesin.”

“Biz yokluk gördük, çocuklarımız görmesin.”

“Çocuğumun psikolojisi bozulmasın.”

Peki, gerçekten böyle mi yaparak çocuklarımızı koruyoruz?

Yoksa onları hayatın kendisine karşı savunmasız mı bırakıyoruz?

Bir çocuğun psikolojisini korumak, onun hayatındaki bütün zorlukları ortadan kaldırmak değildir.

Tam tersine...

Çocuk bazen düşmeli ki kalkmayı öğrensin.

Bazen kaybetmeli ki kazanmanın değerini anlasın.

Bazen istediği olmayacak ki hayatın her istediğini vermediğini öğrensin.

Bazen yokluğu görmeli ki varlığın kıymetini bilsin.

Çünkü hayat, sosyal medya ekranlarından ibaret değil.

Gerçek hayatın filtresi yok.

Gerçek hayatta herkes güzel görünmüyor.

Herkes bizi beğenmiyor.

Her istediğimiz anında olmuyor.

Her arkadaşımız gerçek arkadaşımız olmuyor.

Ve en önemlisi; hayat her zaman kolay davranmıyor.

Biz çocuklarımızı hayata hazırlamak yerine, hayatı çocuklarımız için kolaylaştırmaya çalışıyoruz.

Sonra da büyüdüklerinde en küçük problemde dağılan, en küçük hayal kırıklığında pes eden bireyler haline gelmelerine şaşırıyoruz.

Belki de çocuklarımızın en büyük ihtiyacı daha pahalı oyuncaklar, daha yeni telefonlar, daha fazla internet ya da her istediklerini satın almak değildir.

Belki onların ihtiyacı sadece anne ve babalarıyla gerçekten konuşabilmektir.

Birlikte yemek yemek...

Birlikte yürümek...

Birlikte gülmek...

Bir problemi olduğunda karşısında telefonuna değil, anne ve babasının gözlerine bakabilmek...

Çünkü çocuk için dünyanın en güvenli yeri, dört duvarlı bir ev değil; kendisini gerçekten dinleyen bir ailenin yanıdır.

Bugün belki de çocuklarımızın bir kısmı gerçekten öksüz değil.

Ama ilgiden, sevgiden, iletişimden ve aile sıcaklığından öksüz.

Analı babalı öksüzler...

Belki de çağımızın en sessiz öksüzlüğü bu.

Ve bu öksüzlüğün ilacı ne pahalı bir oyuncak ne de yeni bir telefon.

Bazen sadece telefonu masanın üzerine bırakıp çocuğumuzun gözlerinin içine bakmak yeterli.

Çünkü çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey, bizim onlara verdiğimiz şeyler değil...

Bizim onlara ayırdığımız zamandır