Bugün hiç beklemediğim bir anda çocukluğumdan bir görüntü gözümün önüne geldi.
Erzurum’daki apartmanımız… Kaloriferli bir binaydı. Kazanı yakan, kömür taşıyan, sabahın ilk ışıklarıyla işe başlayan, gece yarısına kadar binanın sıcak kalması için çalışan bir kaloriferci abimiz vardı.
Ve o, ailesiyle birlikte “kapıcı dairesi” denilen, bodrum kattaki rutubetli küçücük evde yaşıyordu.
Haftada bir apartmanın merdivenlerini yıkardı. Kazanı beslerdi. Arızaları giderirdi. Biz sıcacık evlerimizde otururken o, kömür tozu içinde çalışırdı. Biz üşümeyelim diye kendi ömründen, sağlığından verirdi.
Şimdi düşünüyorum da…
Aslında o apartmanın en güzel, en aydınlık dairesinde yaşamayı en çok hak eden kişi belki de oydu.
Çünkü bizim konforumuzun görünmeyen kahramanıydı.
Ama ona reva görülen yer bodrum kattı.
Ne acı bir çelişki…
Aradan yıllar geçti.
Binalar değişti, siteler büyüdü, güvenlik kulübeleri yapıldı, havuzlar, spor salonları, peyzaj alanları eklendi.
Ama zihniyet ne kadar değişti?
Bugün de lüks sitelerde gece gündüz çalışan insanlar var. Çöpleri toplayanlar, havuzları temizleyenler, bahçeleri düzenleyenler, koridorları silenler, güvenliği sağlayanlar…
Onlar olmasa birkaç gün içinde o gösterişli sitelerin yaşanacak hâli kalmaz.
Fakat çoğu zaman onları fark etmiyoruz bile.
Hatta en basit işi bile kendimiz yapmayı küçümsüyoruz.
Çöpümüzü birkaç adım yürüyüp kendimiz atmak yerine kapının önüne bırakıyoruz. “Görevli alır.”
Bir bardak suyu mutfağa götürmeye üşenirken, bunu başkasının işi olarak görüyoruz.
Oysa hiçbirimizin incisi dökülmez.
İnsan, emeğe ne kadar saygı duyarsa, insanlığı da o kadar büyür.
Medeniyet; havuzlu sitelerde oturmak, lüks arabalara binmek ya da marka kıyafetler giymek değildir.
Medeniyet; sana hizmet eden insanın emeğini görmek, ona teşekkür etmek, ona hak ettiği değeri vermektir.
Belki de gerçek zenginlik, başkasına yaptırabildiğin işlerin sayısında değil; kendin yapmaktan utanmadığın işlerin sayısındadır.
Çünkü insanı büyük yapan, sahip oldukları değil; emek karşısındaki vicdanıdır.
Bugün çocukluğumdaki o bodrum katını yeniden hatırladım.
Ve içimden tek bir cümle geçti:
Keşke toplum olarak, bize hizmet eden insanların yaşam koşullarını da en az kendi konforumuz kadar önemseyebilseydik…