Türkiye’de siyaset, yalnızca sandıkta değil; mahkeme salonlarında, parti koridorlarında ve kamuoyu vicdanında da şekilleniyor. Son günlerde CHP’nin 38’inci kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı da bunun en sıcak örneklerinden biri oldu.

Kararın ardından ortaya çıkan tablo ise sadece hukuki değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik bir kırılmayı da gözler önüne serdi.
Mahkeme, kurultayın iptaline hükmediyor. Hukuken “mutlak butlan” denildiğinde, yapılan işlemin baştan itibaren yok sayılması anlamı ortaya çıkıyor.

Yani yasa önünde hiç yapılmamış kabul edilen bir kurultaydan söz ediliyor. Bu durumda da o kurultay sonucunda seçilen yönetimin ve genel başkanlığın hukuki dayanağı tartışmalı hale geliyor.

Doğal olarak gözler, kurultay öncesindeki genel başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu’na çevriliyor. Çünkü hukuk sisteminde, iptal edilen işlemin öncesindeki durum geçerliliğini korur.

Tam da burada siyasetin en sert yüzü ortaya çıkıyor.

Kararı eleştiren CHP’liler, “Bu karar yok hükmündedir” diyerek tepki gösteriyor. Kimileri yargının siyasete müdahale ettiğini savunuyor, kimileri ise parti içi hesaplaşmanın yargı eliyle yapıldığını düşünüyor. Elbette demokratik toplumlarda her karar eleştirilebilir. Her yurttaşın, her partilinin buna hakkı vardır. Ancak burada dikkat çeken başka bir durum var: Beğenilmeyen her yargı kararını “yok hükmünde” ilan etme alışkanlığı.

Oysa Türkiye siyasi tarihinde çok daha ağır kararlar yaşandı.

Bu ülkede siyasi partiler kapatıldı. Genel başkanlar siyasetten men edildi. Belediye başkanları görevden alındı. Milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Binlerce insan, doğru ya da yanlış olduğuna inandıkları mahkeme kararlarıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Kararları içine sindiremeyenler oldu, tepki gösterenler oldu, meydanlara çıkanlar oldu. Ama nihayetinde devletin verdiği karar uygulanmaya devam etti. Çünkü hukuk devletlerinde esas olan, kararı beğenmek değil; hukuk yolları içerisinde mücadeleyi sürdürmektir.

Bugün CHP içerisinde yaşanan tartışma da tam olarak bu noktada düğümleniyor.

Eğer herkes yalnızca hoşuna giden mahkeme kararlarını tanıyacaksa, o zaman hukuk düzeni nasıl ayakta kalacak? Bir mahkeme kararını eleştirmek başka şeydir, onu tamamen yok saymak başka şey. Demokratik itiraz hakkı ile kurumsal meşruiyeti reddetmek arasındaki çizgi iyi korunmalıdır. Çünkü bir gün kendi lehine çıkan kararı “hukukun üstünlüğü” diye savunurken, ertesi gün aleyhine çıkan kararı “yok hükmünde” ilan etmek toplumsal güveni aşındırır.

Siyaset duygularla yapılabilir ama devlet düzeni duygularla yönetilemez.

Bugün CHP’de yaşanan bu kriz, aslında Türkiye’deki siyasi kültürün de aynasıdır. Her kesim, hukuku kendi lehine işlediğinde alkışlıyor; aleyhine döndüğünde ise meşruiyet tartışması başlatıyor. Oysa gerçek demokrasi, sadece kazanırken değil; kaybederken de kurallara bağlı kalabilmektir.

Belki de asıl mesele tam burada başlıyor.