Otobüsle çarşıdan geliyorum, akşam saatleri… Yanımdaki koltukta bir anne ile üç veya dört yaşlarında çok tatlı bir kız çocuğu oturuyordu. Çocuk kıpır, kıpır... Yerinde duramıyor, yol boyunca annesinin onu oyalamak için yapmadığı şaklabanlık kalmıyordu.

Annesi fısıltıyla masal anlatıyor, yavrusunun sabırsız sorularına cevap veriyor ve bu böyle tekrar edip gidiyordu. Bir ara, küçük kız o kadar sıkıldı ki zıplamaya başladı.Bir yandan da bağırıyordu.
Anne iyice bunaldı, son sabrı ile yüksek sesle ‘Yapma!’ dedi. İçimden ‘Allah sabırlar versin kadının yerinde olmak istemezdim’ dedim:)))

Çocuk, bir burun mesafesi kadar yaklaştı anneye, gözlerini dikti, suratı düştü, dudakları büzüştü, gözler nemlendi.

Biraz önceki çılgınlıkları yapan o değildi sanki, annesinin taa gözlerinin içine bakıyordu, yani annenin gözlerindeki yüreğe. O da dikti gözlerini kızına, bakıştılar. Lakin pes eden anne oldu, yüreği acıdı ‘Kıyamam’ dedi. Ufaklığın yüzü aydınlandı..
O anı fotoğraflamak için neler vermezdim. Sarıldılar, sevgi yumağı oldular. Farkında bile değillerdi bir de seyircilerinin olduğundan....

Sadece kendileri vardı.. Bir de sevgileri... Hissettim taaa derinden bu duyguyu. Annelik, farklıydı ve işte buydu. İnsanı sabır tanrısı yapan o karşılıksız sevgisi olmasa, çekilmez denen duygu çıplak.. Yalın... Sadece sevgi. Bir çocuğu sevmek hem de hiç eksilmeden, tükenmeden koşulsuz ve limitsiz sevmek...

Anne ve çocuk otobüsten indiler, biraz burukluk ve hüzün kaldı geriye; ve unuttuğum, üzerinden yıllar geçen duygular kaldı geriye... Çocuklarım, küçüklükleri, ve ben...