Pazar günleri bana küçük memur evlerini kısacası taşrayı anımsatır.

 Taşra sadece küçük yerlerde veya yol üzerindeki esnaf lokantalarından ibaret değildir.

 Daralan hayattır, Pazar günleri boş sessiz sokaklardır.

Herkesin illaki Pazar günlerine ait geçmişi vardır, özellikle çocukluk zamanlarına ait…

   Pazar günü benim için üzerinde kış ruhu gezinen, orta halli bir aile evidir.

 Tozlanmakla tozu almak arasında salınan büfeler salon köşelerinde duran kauçuk ağaçları.

 Cilt numaralarına göre dizilmiş hayat ansiklopedileri, şekerlikler, küllükler, terlikler ve hayatlar demektir.

Ailece sırayla yapılan banyolar, sobanın yanı başında abanılarak yapılan ev ödevleri, sürekli açık televizyon sesi, çamaşır sepeti ve odaya yayılan ütü buharıdır.

Pazar hem sürekli bir hazırlık hali, hem de hiç geçmesini istemediğin asılı kalan zaman, asılı kalan hayat ve onun koca boşluğunu hissetmenin sıkıntısı ve hep bir kaygı halidir.

   Şimdi kendi halinde ışıkları yanan, perdeleri yavaş yavaş çekilen evleri gördüğümde bir şefkat duygusuyla birlikte, Pazar sıkıntısı yeniden dirilir içimde.

 Bir zamanlar çocukluğumun Ankara’sında havanın erken kararmasıyla, art arda yanan ışıklar ve kısalan günlerin karşısında hissettiğim o tarifsiz kasvet gibi…