Sanırım hayatımda yaşadığım hiçbir şeyden ders çıkartamıyorum, çünkü hep güvenmek ve güvensiz yaşanmayacağına inanmak istiyorum. Belki de bu yüzden yapılan haksızlıkları, arsızlıkları, umursamazlıkları çarçabuk unutuyorum. Bu yüzden çıkamadığım, çıkmak istemediğim kabukların içindeyim, belki bu yüzden gelip gelmeyeceği belli olmayan zamanlar için çırpınmaktan ölesiye kaçıyorum ve hayatı getirdikleriyle yaşayıp her şeyi zamana bırakıyorum…

Bu nedenle artık Ağustos böcekleri gibiyim, gözlerim hep börtü böcekte, kuşta, gökyüzünde, dal da, çiçekte. Öyle ki bir çiçeğin açılışı, bir kedinin esnemesi kopartabiliyor beni ciddi düşüncelerden. Arabayla giderken, yemek yerken, yürüyüş yaparken kısaca her anın içinde mutlu ediyor beni bir kitap, bir renk, bir koku, bir müzik, bir kedi ve köpek…

Önceleri çok ciddi, endişeli, panik kuralcı anne hallerindeydim, geleceğe çokça aldırıp, kavramlarımın dışına çıkmak için öteleyip dururdum zihnimi ve kalbimi. Kurallarım çok terk etmedi beni, sadece azaldılar. Sonra peşine takıldıklarım, izlediklerim, yaşayıp gördüklerim, kalbim ve yüreğimle dinlediklerim hayatımda bir şeye işaret etti. Çok güzel bir dünya vardı etrafımızda, yılların telaşıyla farkına varamadığımız, kaçırdığımız ve göremediğimiz kusursuz bir şarkı dönüyordu etrafımızda, hem de hiç durmadan çalıyor, ezgileri rengârenk, coşkulu tekrarı ve benzeri de yok. Biz farkına varsak da, varmasak da, gelip geçici sayısız an var hayatımızda ve bu anların içinde Ağustos böceği olmak öldürmez bizi, sadece yaşadığımızı hissettirir.

Bu yüzden artık anın içinde ötelemiyorum kendimi, hayatın boynuna kollarımı doluyorum, şarkısını dinliyorum. Biliyorum ki hayat tozpembe değil, lakin bu şarkıyı dinleme imkânı varken, alıkoymamalı bizi soğuk düşünceler; sert gerçekler, endişeler, zırvalar, egolar, insanımsılar, kabuklar ve kabukta debelenmeler. Basit, sade, huzurlu ve dingin hayatı ve muazzam bir şarkı gibi… Dinleyin…