Gül uğruna, dikeni tutmak

Benim bildiğim dost can olandır.

Can bilendir.
Sevincimi paylaştığımda onu çoğaltan,

Sıkıntılarımı anlattığımda onların ağırlığını benimle birlikte yüklenendir dost.

Ağlamak istediğimde yaslandığım omuz, eliyle gözyaşımı silendir.

Gözlerinin içine sımsıcak bakıp aldırma bunlar hayatın cilvesi diyerek duyduğu acıyı kendi içine atıp seni avutma telaşına düşendir dost.

Tüm zamanının dolu olmasına rağmen seninle bir bardak çaya zaman ayıran bundan zevk alandır.

Belki defalarca anlatmışsındır aynı fıkrayı ya da hikâyeyi, yine de seni kırmayıp dinleyen seninle gülendir dost.

Seni kırmayan ancak yeri geldiğinde senin işine gelmese de gerçekleri ortaya koyup senin canının yanmasına engel olmaya çalışandır.

Çıkarsızdır, yanında olmaktan menfaat sağlamayı düşünmez.

Karşılıksızdır, ne verdiklerinin hesabını tutar ne de bir gün bunları yaptım diyerek yüzüne vurmayandır.

Günler konuşmadan görüşmeden geçse de, uzaklığını hissetmediğin yanında bulacağına inandığındır dost.

Karanlık çökünce ilk görünen yıldızlar gibidir dost.

O yüzden “dost dost diye nicesine” sarılmadık mı?

Öyle kolay değildir birine “dost” diyebilmek.

Güvenebilmek, sırtını ona dönebilmek, hiç te kolay değildir.

Dostluk var ya dostluk,
Yeri geldiğinde gül uğruna dikeni tutmaktır.

İyi ki varsın dostum, iyi ki.
Dost dediğin;
Fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı.
Mevlana