Biz Ne Zaman Bu Kadar Yorulduk?

Bir zamanlar hayat daha mı kolaydı, yoksa biz mi daha güçlüydük bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var; sanki bugün herkes biraz yorgun…

Sabah erkenden kalkıp işine giden de yorgun, akşam evine ekmek götürme derdiyle mücadele eden de yorgun. Evladının geleceğini düşünen anne de yorgun, yılların yükünü omuzlarında taşıyan baba da yorgun.

Üstelik bu yorgunluk sadece bedenlerde değil.

İnsanların gözlerinde, yüzlerinde, konuşmalarında ve hatta suskunluklarında bile bir yorgunluk var.

Eskiden insanlar da çalışıyordu. Onların da sıkıntıları, dertleri ve sorumlulukları vardı. Fakat sanki hayatın içinde nefes alacak küçük boşluklar bulunabiliyordu. Şimdi ise günler birbirine karışıyor. Haftalar geçiyor, aylar geçiyor, yıllar geçiyor…

Bir bakıyoruz ki çocuklarımız büyümüş.

Bir bakıyoruz ki anne babamız yaşlanmış.

Bir bakıyoruz ki yıllardır kurduğumuz hayallerin peşinden koşarken ömrümüzün önemli bir kısmı geride kalmış.

Ve insan bazen durup kendi kendine soruyor:

“Ben ne zaman bu kadar yoruldum?”

Belki de bizi yoran şey hayatın kendisi değil…

Belki de bizi yoran, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak.

Sürekli daha iyi olmak zorunda hissetmek.

Sürekli daha fazlasını elde etmeye çalışmak.

Bir hedefe ulaşıyoruz, ardından yenisi çıkıyor karşımıza.

Bir sıkıntıyı çözüyoruz, başka bir sorun bekliyor bizi.

Bir yükü omuzlarımızdan indiriyoruz, yenisi yükleniyor.

Sanki hiç bitmeyen bir yolun yolcusu olmuşuz gibi…

Dinlenmeden yürüyor, durmadan koşuyoruz.

Ama nereye vardığımızı çoğu zaman bilmiyoruz.

Belki de bu yüzden ruhumuz bedenimizden daha çok yoruluyor.

Çünkü insan sadece çalışmaktan yorulmaz.

Beklemekten yorulur…

Anlaşılmamaktan yorulur…

Değerinin bilinmemesinden yorulur…

Fedakârlıklarının görülmemesinden yorulur…

Bazen bir baba yıllarca ailesi için mücadele eder, kimse bilmez.

Bazen bir anne gece başını yastığa koyduğunda evlatları için sessizce dua eder, kimse duymaz.

Bazen bir insan gülümser ama içinde kimseye anlatamadığı koca bir yorgunluk taşır.

İşte en ağır yorgunluk da budur.

Dışarıdan görünmeyen yorgunluk…

Çünkü insan bazen yükünün ağırlığından değil, yükünü tek başına taşımaktan yorulur.

Belki de bizi en çok yoran şey, hayatın hızla akıp gitmesidir.

Daha dün çocuk olanların bugün anne baba olması…

Daha dün elini öptüğümüz büyüklerimizin saçlarına aklar düşmesi…

Bayramların, mevsimlerin, yılların fark edilmeden geçip gitmesi…

İnsan zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark ettiğinde, içinde tarif edilmesi zor bir hüzün oluşuyor.

Çünkü geriye dönüp baktığında anlıyor ki;

Hayat beklemekle geçmiyor.

Hayat ertelenmiyor.

Hayat bir gün yaşanacak bir şey değil.

Hayat, tam da şu an yaşanıyor.

Belki de bu yüzden bazen durup nefes almak gerekiyor.

Bir dostun hâlini sormak…

Anne babanın duasını almak…

Evlatlarımızla biraz daha fazla vakit geçirmek…

Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemek…

Çünkü günün sonunda insanın hatırladığı şeyler kazandığı paralar değil, biriktirdiği hatıralar oluyor.

Ve belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Ömrümüzü gerçekten yaşayarak mı geçiriyoruz, yoksa sadece günleri mi tüketiyoruz?

Bugün hepimiz biraz yorgunuz.

Ama hâlâ elimizde çok kıymetli bir şey var:

Sevebilmek…

İnanabilmek…

Umut edebilmek…

Ve yeniden başlayabilmek…

Belki de insanı ayakta tutan şey budur.

Çünkü hayat ne kadar ağır olursa olsun, umut taşıyan bir yürek hiçbir zaman tamamen yorulmaz.

Ve unutmayalım;

Biz aslında çalışmaktan değil, yetişememekten yorulduk. Sahip olduklarımızdan değil, sürekli eksik gördüklerimizden yorulduk.

Fakat insan, hayatın kıymetini hatırladığı gün biraz dinlenir; sevdiklerinin kıymetini anladığı gün ise yeniden güç bulur.